Beklemek Sabretmektir

 
Şimdi sükut limanlarına demirledim gemilerimi.
Sadece bekliyorum.
 
Güneşin doğuşunu nasıl beklerse yüce dağlar, yağmurun
yağışını nasıl beklerse çiçekler, öylece hasret gemilerimi
aşk denizine indireceğin anı bekliyorum.
 
“Beklemek sabretmektir”.

 Dedi ustam, “kalbim üstüne ” dedim,
büküldü boynum.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Allah Yâr de, kalbin huzur dolsun..!!



Gerçek kul olmanın “La” ile başlaması,
aslında insanın inkârcı tabiatının nasıl da doğru bir tercihle
kapıları sonuna kadar açarak “kul” olma bilinciyle
donatılacağını göstermektedir.

İnkâr etmek!
Bilinci her türlü olumsuzluktan soyutlamak!
O’ndan başka ilah yoktur, ancak O vardır diyebilmek!
Eşikten içeri bu bilinçle girildiğinde gerçek kul olmanın
güzelliğiyle donatılıyor insan. Aradan tüm vasıtaları kaldırarak
sadece O’na yönelmek!
Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım dileriz…

Kapı bir kere açılmaya görsün.
Dar kapıdan içeri girerken, birden çiçeklerle bezenmiş,
fıskiyelerle serinlemiş bir bahçede bulursunuz kendinizi.
Çünkü aracısız kulluğun mükâfatı size bahşedilmiştir.
Gönlünüze sürur verecek daveti almış olarak kendinizi
ne kadar bahtiyar hissedersiniz değil mi? O’nun rahmeti
âlemi kuşatmıştır.
O’ndan ümit kesilmez.
Zira O el-Gaffâr’dır, el-Vehhâb’dır, er-Rezzâk’tır, el-Fettâh’tır,
El-Bâsıt’tır…

Gerçek anlamda ‘ Yâr’ demek,
insana bu güzelliklerin her daim bahşedileceği rahmetin pınarlarını sonuna kadar açar.
Dünyaya ait ne kadar gam ve keder varsa
bu kelimeyle insanın kalbinden sıyrılır gider.
Âşıkların, velilerin, ariflerin, abidlerin, fazılların yol arkadaşı yapar. Güneşin kızgınlığında dudakları kurumuş birinin suya olan hasreti gibi, onun dilini kalbin ritmine sokan kelimelerle hasret çeker.

Sevgiliyi özlemek!
Sevgiliyi anmak! Sevgilide yaşamak!
Sevgiliyi özleyen ne yapsın kulağa çarpıp yere düşen sevgi sözcüklerini. Sevgiliyi anan, ne yapsın gözlerinin önünde seremoni yapan kartondan âşıkları. Sevgiliyi özleyen, ne yapsın haz ve tatmin hayallerini. Cennetin anahtarı sendedir ey Sevgili.
Başka anahtarlara ne hacet! yâr.

Günümüzde insan kendi cehenneminin gönüllüsü olarak adımlar atıyor da farkında değil. Yalan, gıybet, kibir, haset, iftira, zulüm… gibi kebairi hiç çekinmeden diline ve kalbine yoldaş kılan çağdaş insan! Kalbin karanlığını yırtacak bir ışık arıyorsan Yâr de! Bu dünyanın hay huyları ne seni mutlu etmeye yeter, ne de senin intikamcı ruhunu tatmin eder.
Yalan söyleyerek kime savaş açtığının farkında mısın?
Gıybet ederek diline hangi kanı bulaştırdığını biliyor musun?
Kibir ile içinde nasıl bir cehennem taşıdığını hiç düşündün mü?
Haset ederken nasıl bir karanlığın içinde yüzdüğünü hayal edebiliyor musun? İftira ederken eli kanlı katilden daha zalim olduğunu biliyor musun? Zulüm işleyerek arşı nasıl titrettiğinin farkında mısın?

Allah Yâr de, kalbin huzur dolsun!
Göğün derinliklerindeki mavi gözlerini maveraya çevirsin.
Yıldızlar arkadaşın olsun!
Rahman’ın hoşnutluğunu kazanmış kulların dostluğuna güven!
Bakışlarıyla insanı ürküten hoyratların dostluğuna bel bağlama! Gözlerinde yaş, kalbinde hüzün, dilinde zikir ile acz ve fakrını bilen salikin yolunu mübarek bil! Aklını Rahman’ın eserlerini tebyin ve tenzih ile kalbini rıza, şükran ve Hayret ile dolduran ariflerin meclisini terk etme!
Kalbini ateşten tuğlalarla ören sevgisizlik duvarını Allah yâr kelimesiyle yık!
Bu öyle güçlü bir kelimedir ki, bir kez hakkıyla diyebilirsek kalbimizi korunaklı hale getirebiliriz.
Allah Yâr…

Yorum (1) Yorum yaz!

Bir miniğin Ramazan Günlüğü





Ramazan 1
Bu gün evde bir acaiplik var.
Herkes sessizce işine okuluna gidiyor.
Annem 'Zeynep hadi sana kahvaltı hazırlayalım' dedi.
Kimse yemek yemiyor, su içmiyor.
Ablam bile!

Ramazan 5
Önce diyet yaptıklarını sanmıştım.
İzledim hepsini.
Akşama doğru hepsi sessizleşiyor.
Sofrayı hazırlayıp ezanı bekliyorlar.
Onları böyle seyretmek, öyle hoş ki.
Başka zaman, susmak bilmeyen ablamın bu hali içten içe güldürüyor beni.
Ama gülmeye cesaretim yok.

Ramazan 9'
Niye böyle yapıyorlar?' Ablama sordum, 'Büyüyünce anlarsın..' dedi.
Zaten başka ne der ki…
Anneme sordum, Ramazan dedi.
Babama sordum, Oruç dedi.

Ramazan 11
Bu Ramazan ve Oruç isimli iki kişi, bizimkilere yeme-içme yasağı koymuş demek.
Arkadaşım Fatıma'ya sordum.
Onun ailesine gündüzleri yemek yemiyor su içmiyormuş.

Ramazan 14
Kaşık çatal sesleri, konuşmalar duydum.
Uyandım.
Babama haber vermeye koştum, yatağında yok!
Çaresiz, huysuz ablamın odasına koştum.
O da yok!
Korkmadım, Ben bu hırsızların hakkından gelirim!' dedim.
Aldım elime paspasın sapını, aniden açtım mutfak kapısını.
Sopamı havaya kaldırdım öylece kaldım oracıkta.
Bizimkiler yemek yiyorlar!
Vay uyanıklar.
Gündüz Oruç ile Ramazan'dan korkup gece yiyorlar.
Birde üstüme gülüyorlar…
Korkaklar.

Ramazan 17
Önceleri, Oruç ile Ramazan'ı bulup şikayet etmeyi düşündüm.
Fakat ablamın yemek yemedikçe pamuk gibi yumuşadığını fark ettim.
Babam ile Annem de artık tartışmıyorlar.
O zaman devam.
Belli ki Oruç ve Ramazan iyi kalpli iki amca.

Ramazan 19
Her gün bize beyaz başörtülü teyzeler geliyor.
Oturup birlikte Kur'an okuyorlar.
Her zaman ki gibi mobilyadan, gelinden, kaynanadan, konuşmuyorlar.
Ellerini açıp herkese dua ediyorlar.
Sevim teyze de başını örtmüş.
Çok da yakışmış

Ramazan 22
Her şey aynen devam ediyor.
Televizyonlar bile uslu uslu konuşuyor.
Hepsi akşam ezan okuyor.
İftar iftar deyip bütün şehir birden yemeğe başlıyor.
Ne hoş.

Ramazan 24
Oruç'u merak ediyorum.
Geçen gün Ayşe teyzem Annemle konuşuyorlardı.
Şöyle şöyle yaparsam Oruç bozulur mu?
Yok böyle olursa Oruç kaçar mı?
Demek ki Oruç, çok duygulu birisi.
İnsanlar kötü bir şey yapınca bozuluyor.
Kötülüğü gördüğü yerden kaçıyor.
Oruc'u ve Ramazan'ı artık iyice merak ediyorum.
Onlarla tanışmaya can atıyorum.

Ramazan 25
Bu günlerde herkes Kadir gecesinden bahsediyor.
Şimdiye kadar gecesi olan bir adam göremedim.
Bu Kadir de kim?
Bin aydan hayırlı gecesi varmış.
O gece uyumamak, namaz kılmak, Kur'an okumak önemliymiş.

Ramazan 26
İftarı çok sevdim.
Akşam yemek yemeye İftar diyorlar.
Gece yemek yemenin adı da Sahur.
İftar sonrası eğlenceler oluyor.
Babam camilere götürüyor bizi.
Herkes sokaklarda, camide, neşe içinde.

Ramazan 28
Merak içinde beklerken uyuyakaldım.
Kadir, gecesiyle beraber gelmiş gitmiş.
Ben göremedim.
Anlayamıyorum.
Bu yüzden ağabeyimi çok özlüyorum.
Ablama soru sormaya kalksam, bana doya doya gülüyor.
Sonra da arkadaşlarına anlatıyor, birlikte gülüyorlar.
Sinir oluyorum.
Abim uzak bir şehirde üniversitede okuyor.
'Abim ne zaman geliyor?' diye aneme soruyorum.
'Bayram gelsin, o da gelecek' diyor.
Oruç, Ramazan, gece gelen Kadir'den sonra şimdide Bayram!..
Soramıyorum 'Bayram kim?' diye.
Neden o gelmeden abim gelemiyor?
Belki de abimin arkadaşıdır.
Çok özledim abimi.
Bayram'ı da alsın gelsin tanışalım.

Ramazan 29 / Arefe
Sonunda bir hanım ismi duydum.
Arife diyemiyorlar mı ne?
Arefe diyorlar.
Niye Arefe?
'Arife' olması gerekmiyor mu?
Yengemin adı gibi yani...
'Arefe geliyor, daha temizliği bitirmedik.' diyor Annem.
Demek ki Arife teyze çok titiz.
İyice telaşlandılar.
Bir Bayram diyorlar, bir Arefe, harıl harıl çalışıyorlar.
Temizlik yapılıyor.
Yemekler hazırlanıyor.
Anneme 'Bayram ne zaman gelecek?' dedim, 'Arefe'den sonra' dedi.
Demek ki Bayram ile Arefe evli değil.
Akraba da değil.
Kafam karma karışık.
Salih abim bi gelse de her şeyi bana anlatsa.

Ve Bayram geldi
Sabah kalktığımda, herkesi kahvaltıda yakaladım!.
Oruç öldü heralde diye düşündüm.
Gece Abim gece gelmiş.
Sevinçten haykırdım.
Çok özlemişiz birbirimizi.
Bütün olanı biteni bir güzel anlattım Abime.
Yüzüme bakarken, bana tebessüm ettiğini gördüm.
Ablama sormamakla ne iyi ettiğimi anladım.
Abimin tebessüm ettiği yerde, Ablam kahkaha atar.
Abime küser gibi yaptım, hemen gönlümü aldı.
Bana her şeyi baştan anlattı, bu sefer de ben gülmeye başladım.

***

Abimden söz aldım.
Kimseye anlatmayacak, konuştuklarımızı yazmak için izin istedi.
Ben de verdim..
Ramazan günlüğü işte böyle ortaya çıktı.
Abim buna bir de isim buldu: 5 Yaş Sendromu.
Sendromu anlamadım.
Ama olsun, Abime güveniyorum.
Gerçi Ablam'a göre 4 yaşındayım.
Annem 5 yaşında olduğumu söylüyor.
Babam daha 4 yaşından gün almadı diyor.
Abim bu konu beni aşar diyor.

Bayramı çok sevdim.
Ama Ablam tekrar o sinirli haline dönecek diye, Ramazanın gidişine çok üzüldüm.

Bizim için her gün Ramazan olsa!..
Ne iyi olur..

Yorum (yok) Yorum yaz!

İlahi AŞK

Medine'nin kadınları hem güler yüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.

Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın
hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'ın rızasını diler.

Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer... Kimi cevahirler döker... Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?

Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimiz(sas)'in huzuruna çıkıp "Ey Allah'ın Rasûlü" der, "bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene." Doğrusu o, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) 'gündüzleri oruç tut' ya da 'geceleri namaz kıl' gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat "Önce evlenmen lâzım" buyururlar "zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!" Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve "siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım" der.

Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de "özel" olması gerekir. Lâkin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur "yarın sabah mescide ilk gelenle evlen" buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.

Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.

Ama bakın şu işe ki o gece Allahü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler.

Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer.
Rasulullah Efendimiz(sas) namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder.

Efendimiz(sas) güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı sahabeye döner "Ey Süheyb" buyururlar, "şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür."Suheyb (R. anh) ellerini çaresizlikle iki yana açar. "İyi ama" diye mırıldanır, "benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var."

Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve "filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim" der. Alemlerin Efendisi(sas) çok hislenir onlara hayır dualar ederler.

Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve "Ya Hifa" der, "biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) "Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar." buyurdular.

Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimiz(sas)'e anlatır ve onları Allahü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler.

Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz(sas), Suheyb'i yanlarına oturtur "Ey Süheyb" buyururlar "geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?" Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle "Allah'ın Rasulü en iyisini bilir" cevabını verir.

Efendimiz(sas) onlara "ne mutlu size" gibilerinden bakar, "İkiniz de cennetliksiniz" buyururlar, "... ve Allahü teâlâyı göreceksiniz!" Süheyb derhal secdeye kapanır ve "Ya Rabbi!" diye yalvarır, "o ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!"

Allahü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti" buyururlar.

Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o Yüce Server kıldırır. İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar.
Birine "Şükredenlerden Suheyb" yazarlar, öbürüne "Sabredenlerden Hifa!"...

GAYRISINA AŞK DEMEYE UTANIYOR İNSAN..!

Yorum (yok) Yorum yaz!

Bir genç kızın feryadı: “ALLAHIM! BENİ SENDEN AYIRMA”

Bir genç kızın feryadı: “ALLAHIM! BENİ SENDEN AYIRMA”


Sabahleyin erkenden okula gitmiştim. Derse girmeden önce yapacaklarım vardı. Öğretmenlik anlayışım gereği, gireceğim dersi çok iyi bilsem de, yeniden gözden geçirir, planımı yapar ve yeterince hazırlanırdım. Bu bana kuvvet verir ve sınıfta kendimi çok güçlü hissetmemi sağlardı.

Odamda derslerimle meşgulken kapı çaldı.

İçeriye bir kız öğrenci girdi. Kapalı, heyecanlı ve tedirgin:

“Hocam, beni tanıdınız mı?” dedi.

Tanıyamamıştım.

“Size geçen hafta Perşembe günü iki arkadaşımla gelmiştik. Bazı sorularım olmuştu. Uzunca bir süre konuştuk. Bizlere kitap tavsiye etmiştiniz. Okuyun sonra görüşelim, demiştiniz.”

Hatırlamakta gecikince:

“Hocam” dedi öğrenci. “Hatırlayamamaktan dolayı haklısınız. Çünkü o zaman açıktım ve ağır bir makyaj yapmıştım. Bazı materyalist sorularım olmuştu.”

Evet, hem hatırladım, hem de şaşırmıştım.

Hiçbir şeye inanmıyorum bendemişti.İnsanı rahat ve özgür bıraksınlar. Neden dolu dolu yaşamamıza karışıyorlar. Bizleri günahla, hesapla ve Cehennemle korkutuyorlar. Biz istediğimiz gibi yaşamak istiyoruz. Ve ben istediğim gibi yaşarım. İstersem Avrupalı gibi, istersem hayvan gibi...”

İnançlara, Allah’a, Peygambere ve ahirete ağır ithamlar ve inkarlarla dolu sorular...

Çok heyecanlı ve ateşli bir şekilde sorularını ve itirazlarını sıralayınca öğrenciye:

“ Heyecanlanma, tek tek sor. Sorularına en önemlisinden başla, sonra birlikte değerlendirelim” demiştim.

Sorularını sormuştu. Cevaplarını da birlikte değerlendirdik. Ve uzun bir sohbetimiz olmuştu.

“İlk defa bir sohbette huzurluyum hocam.” Demişti. “Hele dini sohbetleri hiç sevmezdim. Nasıl oldu da içim böylesine doydu ve huzur buldu?”

Kendisine tavsiye ettiğim kitapları okuyunca tekrar görüşmemizi istemiştim.

İşte o kızdı...

Tavsiye ettiğiniz kitaplar beni çok etkiledi. Kendini Arayan Adam isimli eseriniz sanki benim için yazılmıştı. Kitabı bir gecede okudum ve sabahleyin başka bir insan olmuştum. Âdeta... Örtündüm ve namaza başladım.”

Gençlik Rehberi, Hanımlar Rehberi, ve Küçük Sözler gibi Risale-i Nur eserlerini okuyorum. Hocam bu huzuru bulmak için, bu kadar acı çekmek zorunda mıydım? Yirmi yıllık ömrümde hep çelişkiler, sorumsuzluklar, isyan ve nefret yaşadım. Kendime küs, çevreme küs ve hayata küs bir insan... Buna nasıl dayanmışım?”

Karşımdaki masum yüzlü öğrencim, bütün heyecanıyla içinin huzurunu ve yeni keşfettiği hayatın lezzetini anlatıyordu. İnanmayan, inkâr eden bir gencin, namaza başlaması, tevbe etmesi, bizi biraz daha fazla heyecanlandırmıştı.

“Ama hocam sıkıntım bitmedi. Belki de yeni ve daha büyük bir sıkıntı başladı” dedi.

Merakla sordum:

“Daha ne sıkıntısından bahsediyorsun? Sen en büyük sıkıntıyı yenip, en büyük huzuru buldun.”

“Aileme bu durumu hissettirmek isteyince, annem babam isyan ettiler. ‘Eğer seni kapalı olarak karşımızda göreceksek, dinci bir kız olarak kapımızı çalacaksan, sakın gelme. Şimdiden evlâtlıktan reddedildiğini bil’ dediler.Şimdi hocam ben ne yapacağım?”

Âdeta şok oldum. Bir anne baba düşünün ki, kızlarının kapalı ve ibadetlerini yapıyor olmasını, evlatlıktan reddedebilmek için yeterli bir sebep olarak görüyor. Bunu izah etmek şöyle dursun, duymak bile insanı hayrete düşürüyor ve ürkütüyor.

“Nasıl olur?” diye sordum.

“Bizim evde din inanç adına hiçbir şey yaşanmamıştır. Yaşayanlara da hep öcü, yobaz ve gerici gözüyle bakmışlardır. Ben ailenin tek çocuğu olduğum için beni kendi kafalarındaki en ideal bir insan olarak yetiştirmek istiyorlardı. Sınırsız özgür, entel ve materyalist... Öyle de olmayınca, isyan ettiler.”

Örtündüğü ve inançlarını yaşadığı için ailesi tarafından reddedilen bu kızın hikâyesi, beni çok etkilemişti. Son bir çözüm olarak devreye ben girdim ve babasını telefonla aradım. Kızının okulla ilgili bir sıkıntısı olduğunu, mutlaka gelip görüşmemiz gerektiğini anlattım. Niyetim babasını çağırarak, kızını savunmak ve aralarında bir uzlaşma aramaktı.

Nitekim çok sürmeden babası geldi ve misafir ettim. Konuyu da sabaha kadar tartıştık. Ne yazık ki öğrencinin babası kararlıydı. Örtünmesini bir türlü kabullenemiyordu.

“Ya eski haliyle bize döner, ya da her şey bitmiştir,” diyerek kestirip attı.

Bütün ipler kopmuştu. Kızcağız yeni keşfettiği hayatın huzurunu henüz yaşamadan bir başka huzursuzlukla karşılaşmıştı.

Öğrenciyi, kendisi gibi yaşayan arkadaşlarının yanına yerleştirdik. Ama anne baba hasretini söküp atamıyordu. Onlara kavuşmak, ellerini öpmek, çevresine ve evine ulaşmak istiyordu. Tabii ki, olması gereken buydu.

Ramazan Bayramından iki gün önce, son şansını denemek üzere memleketine gitti. Belki anne babasının şefkatleri galip gelir, kendisini kabul edebilirlerdi. Dua ettik, uğurladık.

Aradan çok geçmeden otobüsünün kaza yapıp, kendisinin de rahmetli olduğu haberi ulaştı.

Bu haber bizi âdeta yaktı, geçti. Sanki Cenab-ı Hak o sevdiği kulunu, daha fazla hırpalatmamak için, ruhunu kabzetmişti. Çünkü o da Rabbini çok seviyordu.

Kendisine, “oku da getir” diye verdiğim “Hanımlar Rehberi’ne şu notu düşmüştü:

“Ya Rab! Bizi Senden ve bu hakikatlerden ayırma.”

Mekânı Cennet olsun...

Yorum (1) Yorum yaz!

Dünyadan İman Hizmetleri

ERİC ELM

Danimarka'da çıkan Ekstra Bladet gazetesinin onsekizinci sahifesindeki röportajın tercümesidir. Şöyle ki:

"Adım Eric Elm, Danimarkalıyım, boyum 133 santim, sizin tabirinizle cüceyim. Altmış beş yaşındayım. Alışverişe çıktığımda küçük çocukların kimisi tekme atar, kimisi "Merhaba küçük adam" der. Bir sirkte palyaço olmamı istediler, kabul etmedim. Ticaretle uğraştım, sonra Odense'de arşiv dairesinde çalışıp emekli oldum.


Para problemim yok fakat süpermarkette boyumun ulaşamadığı bir malı almak istesem Danimarkalılar yardımcı olmaz, onların işi varmış; fakat Müslüman hem yardımcı olur, hem de işini bırakıp benimle dolaşır, ben kasadan çıkınca o da alışverişe döner.


Arkadaşım beni arabasına almazken, bir Müslüman istediğim yere beni götürür. Gerçi bana uygun özel arabam var; ama Müslümanların benimle alay etmemesi, üstelik bir de yardımcı olmaları dikkatimi çekiyor.


Çok güzel Danimarka’ca konuşan Müslüman bir hanım bana İslamiyet'le ilgili kitaplar verdi, hepsi İngilizceydi. Bir Hıristiyan olarak onları okudum. Hem okuyup, hem de içkimi içerdim. Kitaplardan birini bitirdim ve kendi kendime sordum: "İtiraz edeceğim bir konu var mı? Yok!" Devam ettim, bazı cümlelerin altını çizdim, onları Müslümanlara sordum. Beni evlerine davet ettiler. Çaylar içtik, kurabiyeler yedik. Yemek zamanı gelince kalkmak istedim, ısrarla beni oturttular. Akrabalarımda ve kırk yıllık arkadaşlarımda görmediğim yakınlığı bunlarda gördüm. Çocuklar bana "dede" diyor, diğerleri de saygılı davranıyor. İnsanlarla beraber yaşamanın tadını tattım. Kendimi güvenli bir hayatın içinde buldum.


Namaz dikkatimi çekti. Sordum, her türlü pislikten uzak durulacakmış, gusül abdesti, namaz abdesti; yani mecburi bir temizlik. Sonra namazda okunan ayetlerin manası, Allah'a hamd için secdeye gitmek, Allah'ın sıfatları, Peygamberin bir kul olması, bunların bütünü beni öyle sardı ki Müslüman oldum. Artık ismim Muhammed Abdullah. Muhammed hamd eden demekmiş, Abdullah da Allah'ın kulu, tam bana göre, severek bu isimleri aldım.


Saatimi kurdum, güneş doğmadan kalkıyorum, pencereyi açıyorum, o saatlerde dünyada bir sır var, göğsümde bir şeyler oluyor, sevinçliyim: "Sana, Kur'an'a, Hazret-i Muhammed'e inanıyorum Allah'ım." diyorum. Tarif edilmez bir hal ve rahatlık içindeyim.


Güneş doğmadan balkonumdan etrafı seyrediyorum. İnsanlar görünmeyince dünya daha güzel.
Sabah namazını evde kılıyorum, secde etmem, başımı eğmem, yere koymam ne güzel.


Sakal bıraktım, bembeyaz. Küçük adamın kocaman sakalı...


Diğer vakitlerde Odense'deki Türk veya Pakistan camilerinden birine gidiyorum. Samimiyet ne güzel, sohbet ne güzel! Namazdan sonra çay içip, sandviç cinsinden bir şeyler yiyoruz. Garson gelince erken davranan parayı veriyor, ikram etmek ne güzel! Hayatı sevdim, dünya güzel!
Sureleri ezberlemede zorluk çektim. Her gün fatihayı yüz kere okudum. Üç günde ezberledim. Şimdi Kur'an da okuyorum. Arapçaya başlayacağım. Organlarımı yaratan ve yaşatan Allah'mış. Bunu düşündükçe Allah'a yakınlığımı daha iyi anlıyorum."

Muhammed Abdullah'ın anlattıklarını okudum, bitirdim gazetedeki resme baktım: Yuvarlak bir masa, saten kaplı sandalyeler, klasik bir kanepe, duvarlarda yağlıboya tablolar, çocuk sandalyesinde manen büyük, maddeten küçük, beyaz sakallı, gözlüklü bir mü'min. Karanlık tünelden aydınlığa çıkmanın sevinci yüzünden okunuyor.

Danimarka'da da güneş doğuyor.

Yorum (yok) Yorum yaz!

...D.U.A...





Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez

Herkesin kazandığı hayır faidesine yaptığı şer kendi zararınadır.

"Ey Rabbimiz unuttuk yahut yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme.

Ey Rabbimiz bizden evvelki ümmetlere yüklediğin
gibi üstümüze ağır bir yük yükleme.

Ey Rabbimiz takat getiremeyeceğimizi bize taşıtma.

Bizden sadır olan günahları sil bağışla bizi esirge.

Sen mevlamızsın bizim.

Artık kafirler guruhuna karşı bize yardım et."






bakara-256

Yorum (2) Yorum yaz!

(S) O'na Yaklaşıyoruz

 





(S)
O'na Yaklaşıyoruz



Vakit, ân

Ân, her ân

Her ân, ân

Geçiyor zaman

Takipte birbirini akrep ve yelkovan

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

...Dua Zamanı...




Ey Allahım, Dilimi yalandan, kalbimi nifaktan, amelimi riyadan ve gözümü hiyanetten
koru ve temizle. Şüphesiz ki , Sen gözlerin hiyanetini ve kalplerin gizlediğini bilirsin.
Allah a hamd ile Onu noksan sıfatlarından tenzih ederim.


Ey Allahım, günahlarımı bağışla, rızkımı bollaştır, huyumu güzelleştir,
kazancımı temiz kıl,bana verdiğin rızktan dolayı beni kanaatkar kıl, bana vermediğin şeye nefsimi sürükleme,Sen benden razı oluncaya kadar beni dünyadan çıkarma.


Ey Allahım, ömrümün en hayırlı kısmı sonu olsun. Amellerimin en hayırlısı
sonuncuları olsun, ve en hayırlı günümü Sana ulaştığım gün kıl. Ey merhametlilerin en merhametlisi, bana rahmetinle muamele et.

Yorum (2) Yorum yaz!

....Yarı Yarıya....

Bir günün;
Yarısı gündüz, yarısı gece..

Gecenin;
Yarısı yıldızlı, yarısı karanlık;

Gündüzün;
Yarısı güneşli, yarısı bulutlu...

Dünyanın;
Yarısı kara, yarısı deniz..

Karanın;
Yarısı kaya, yarısı toprak;

Toprağın;
Yarısı mümbit, yarısı çorak...

Senenin;
Yarısı yaz, yarısı kış...

Yazın;
Yarısı ferah, yarısı kurak

Kışın;
Yarısı ılık, yarısı "donak"

Bir ömrün;
Yarısı gençlik, yarısı ihtiyarlık..

Gençliğin;
Yarısı yetişkinlik, yarısı çocukluk;

Yetişkinliğin;
Yarısı başarı, yarısı başarısızlık...

Çocukluğun;
Yarısı kahkaha, yarısı gözyaşı..

İhtiyarlığın;
Yarısı muhabbet, yarısı hastalık...

Her şeyin;
Yarısı beyaz, yarısı siyah; yarısı sıcak, yarısı soğuk.. Yarısı iyi, yarısı kötü; yarısı uzun, yarısı kısa..

Böyle iken;
Nasıl beklersin, her günün neşe içinde geçmesini?
Nasıl umarsın ki; hiç, başın bile ağrımasın?..

Her şeyi çözer zaman merak etme!
Senin de hayatın dupduru, süt liman olmayacak.
Gözyaşı dökecek sonra güleceksin; dertlenip çare bulacaksın; hastalanacak ardından şifaya kavuşacaksın..

Ve hatta öleceksin doğduğun gibi ve öldüğün gibi dirileceksin!
Bunlar olacak.. Ama ne kadar olacak, ne zaman olacak bilmiyoruz.

Bazı insanlar başında mutlu oluyor hayatlarının, bazı insanlar sonunda veya ortasında.
Bazısı içinde yaşıyor mahkûmiyeti, bazısı dışında..

Bilmemiz gereken şu ki;

Sadece biz değiliz dertli, kederli.. Sadece gördüklerimiz değil neşeli, mutlu..
Herkes bir imtihan içinde..

Herkesin soruları farklı veya benzer sorular farklı zamanlarda geliyor insanların önüne...

Zaten başkası lazım değil ki bize;
Başkasının sorusundan not verilmeyecek yani bize!

Evet, gece olabilir şu anda senin için.
Fakat beklersen, güneş doğacak!..

Senin bilmen gereken ve benim bilmem gereken; günün yarısı gündüz, yarısı gece... Dünyanın yarısı kara, yarısı deniz... Yılın yarısı yaz, yarısı kış...
Ömrün; yarısı gençlik, yarısı ihtiyarlık... Çocukluğun yarısı kahkaha, yarısı gözyaşı... İhtiyarlığın; yarısı muhabbet, yarısı hastalık...

Sonu olan bir dünyada olduğumuz halde;
Nasıl bekleriz ki mutluluklarımızın sonsuz olmasını...
..veya neden korkarız ki, kederlerimizin sonsuz olacağından?..

Muammer Erkul

Yorum (yok) Yorum yaz!