« Önceki | Sonraki »

Perşembe, Mayıs 15, 2008

SEVMEK ÖLMEKLE BAŞLAR

SEVMEK ÖLMEKLE BAŞLAR
Bazı tarifler zor yapılır.
Gece, başını yastığa koyduğunda kavga içinde olan iki tip insan vardır.
Birincisi kalbinden gelen rüzgarların sarhoşluğuyla, dertlenecek dertler bulur da kavga eder.
Rüyaları aydınlıktır...
İkincisi, beyninin dehlizlerinde sorgular ve sorgulanır,kaçar ve kovalar ve dahi kendisi derttir de kavga eder.Kabusları vardır...

Birincisi gönül adamıdır.
İkincisi günün adamıdır.
...
Şimdi siz, birinci adama sevgiyi tarife kalksanız boştur;çünkü o sevginin adıdır.
İkincisine anlatmaya değmez çünkü onun anlayışı lugat ile sınırlıdır...
Bazı tarifler, bazılarına zor yapilır.
...
Ama şimdi sevgiden bahsetmek, sevgiyi anlatmak zorundayız.
Ürkecekleri, korkacakları tek şeyimiz sevgimizdir.
Onların kabuslarını ya rüyaya çevirecek ya da kabusu yaşatacak tek şeyimiz sevgimizdir.
Çünkü bizim sevgimiz korkulasıdır.
Ölümle burun burunadır.
Biz ölümün yanına sevgimizi yazarız, onlar korkularını...
Yüreğimiz ferah, rüyalarımız aydınlıktır.
Çünkü ölümden korkmayız.
...
Sabrımız akıllarını karıştırdı, cüretlerini arttırdı.
Sabrımızı sevgimiz sandılar.
Sabrımızla oynarken, sevgimizi uyandırdılar.
Ve sevgiyle...
Ve aşkla...
Ve yanına adını yazdığımız, üstüne yazıldığımız ölümle...
''Ne olur, siz de beyaz rüyalar görün''arzusunu önlerine koyunca...
Sevgiyle tanışacaklar...
...
Tanışacaklar...
Sevmek ölmekle başlar...
Sevmek şarkı sözü malzemesi değildir bizde...
''Allah...''dedikten sonra sevmek, uğrunda ölmeyi gerektirir...
Sevgimiz onun için güzeldir ve tehlikelidir.
Harcamayız...
...
Velhasıl;
Orman yangınına oyuncak su tabancası ile koşanlar,kibrit alevinin karşısına okyanusla çıktıklarını zanneditorlar.
Halbuki...
Yangın kalbimizde ve orası sevgi ocağı...
Ve vallahi bir damla su bile değiller...Gelip anlasalar...
Yanmasalar...
MURAT BAŞARAN

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

Allah İçin Allah De!

Allah İçin Allah De!

Çingene Ali, umutsuz bir şekilde padişahın kızı Selma'ya âşık olmuştu. Umutsuzdu çünkü âşık olduğu kişi padişahın kızı, kendisi ise bir Çingeneydi. Ama âşık olmuştu bir kere, aklı fikri padişahın kızı Selma'daydı. Selma’nın aşkından Mecnun’a dönmüş bir şekilde kafasını bir o yana vuruyor, bir bu yana vuruyordu.

Onu sevenlerden biri:

- Sen bir de Abdulkâdir Geylânî’nin halifesi olan Ali Heytî Hazretlerine git, akıl danış, dedi.

Ali, umutsuz ve çaresiz bir şekilde derdini anlattı Ali Heytî Hazretlerine.

- Ali, padişahın kızına kavuşabilmek için ben ne dersem yapmaya razı mısın, dedi Ali Heyti. Çingene Ali gözlerini dört açmış bir şekilde:

- Sen bana padişahın kızı Selma'yı getir; ne dilersen yaparım, uğruna her şeye hazırım, cevabını verdi. Ali Heyti’nin “Ben ne dersem yapacaksan bu iş olur; ama ne dersem yapacaksın, itirazsız” şartını derhal kabul etti Çingene Ali.

Ne olursa olsun Allah diyeceksin

Ali Heyti Hazretleri Çingene Ali'yi bir dağın tepesindeki mağaraya götürdü.

- Şimdi burada şu kayanın üstüne otur ve kim gelirse gelsin, ne olursa olsun umursamadan Allah diyeceksin, diye tembihte bulundu. Çingene Ali, şaşkın bir şekilde:

- Allah demekle padişahın kızının ne alâkası var, dedi.

Ali Heyti Hazretleri kızgın bir şekilde

- Ali soru yok! Sen dediğimi yap kız sana gelecek inşaallah, diye konuştu.

Çingene Ali söylenene uyarak “Allah, Allah, Allah” demeye başladı.

Ali Heyti Hazretleri haftada bir yemek getiriyordu. Çingene Ali, “Hani padişahın kızı, ne oldu, niye gelmedi?” sorularına her defasında "Allah de" cevabını alıyordu.

Ali aşkının tılsımından bir denileni iki etmiyor, kıza kavuşma ümidiyle her şeye, herkese "Allah" diyordu.

Hiç durmadan Allah diyen bir veli

Vakit geçtikçe Çingene Ali'nin nâmı şehre yayıldı. Civardan geçen kervanların haber vermesiyle Çingene Ali, memleketin uzağından gelmiş, ıssız bir mağaraya sığınmış bir büyük Allah dostu, hiç durmadan Allah diyen bir veli olarak şehirde anılmaya başlandı. Öyle ki, onun hakkında, nice kerametler söylendi, nice kişiler onun tılsımlı nefesinin kudretinden bahsetmeye başladı.

Ali Heyti Hazretleri Ali'nin yanına haftada bir uğruyor yemek getiriyor, Çingene Ali, O'nu her gördüğünde "Hani kız nerede, niye gelmedi hâlâ?" diyordu. Ali Heyti hazretleri ise "Az kaldı, bekle, Allah de" karşılığını veriyordu.

Bir gün geldi, padişahın kızı hastalandı. Hastalık karşısında memleketin bütün tabipleri çaresiz kaldı. Padişaha:

- Efendim memleketimizin büyüklerinden Allah dostu bir Ali Heyti Hazretleri var, bir de ona soralım bu hastalığa biz çare bulamadık, dediler.

Padişah, Ali Heyti Hazretlerini huzuruna davet etti. Meramını anlattı.

Ali Heyti Hazretleri:

- Padişahım, dedi, memleketimizde ün salan, bir dağın tepesindeki mağarada sürekli Allah diyen birisi var, belki o bir şeyler yapabilir.

Padişah zaten o kişinin nâmını çoktan duymuştu. Derhal dağa doğru gidilmesi, o Hazretin görüşünün alınması için emir verdi.

Ali Heyti Hazretleri, Çingene Ali'nin yanına geldi. Ona:

- Evlâdım, padişah maiyetiyle senin yanına geliyor. Sana ne teklif ederse etsin, kabul etme, toprak, altın, makam... Hiç birisine iltifat etme ancak kızını teklif ederse zevceliğe kabul et, dedi.

Çingene Ali, daha bir şevkle “Allah” demeye başladı. Tam kırk gün dolmuştu o mağarada Allah demeye devam edeli, aklında padişahın kızından başka hiç bir şey yoktu.

Allah için Allah dedi, kalbi dayanmadı

Padişah maiyetiyle mağaraya geldi. Baktıki bir derviş hararetle “Allah, Allah” diyor, imrendi. “Ne hoş bir insan, dünya hiç umurunda değil, dedikleri kadar varmış” diye düşündü. Ali Heyti Hazretleri, Çingene Ali'ye, padişahın meramını aktardı. Ali "Allah, Allah" dedi. Ali Heyti Hazretleri padişaha dönerek:

- Padişahım gördüğünüz gibi, sadece Allah diyor. İltifatını celbetmek için, bize yüzünü dönmesi için ona hediye verseniz dedi.

Padişah, Ali'ye mülk hediye etmek istedi. Ali " Allah" dedi... Padişah makam teklif etti... Ali "Allah" dedi. Padişah altın dedi... Ali " Allah" dedi...

Ali Heyti Hazretleri, padişaha yaklaşarak:

- Padişahım, dedi, bir de kerimenizin izdivacını teklif etseniz.

Padişah düşündü: Bu adamdan daha lâyık kim olabilirdi ki kızı için… Sürekli Allah diyen, dünyaya bel bağlamayan bir Allah dostu, halk da onu çok seviyor…

- Kızımın nikahını alır mısın? dedi.

Ali, yanlış mı duymuştu, padişah ona kızının, Selma'nın nikahını teklif ediyordu... Hem de kime, Çingene Ali'ye… Neden, neden, neden? Ali düşündü, düşündü…

- Ben ki bir kız için, aşkım için kırk gün sadece Allah Allah dedim; emelime kavuştum, kıza kavuştum... Ya Rabbi! Ya Senin için, şanın için Allah deseydim, bana ne büyük lütuflar verirdin... Sen ne yüce bir hükümdarsın! Ey şanı Yüce, Çingene Ali'nin de padişahın da Rabbi Allah, dedi ve oracıkta can verdi...

Rivayet edilir ki son nefesiyle ermişler arasında yerini aldı Çingene Ali...

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

HAPISHANEDE KILINAN NAMAZ

HAPISHANEDE KILINAN NAMAZ


Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil biriydi. Jandarmalari birkaç hirsiz yakalamis, vâliye bildirmislerdi. Getirilirken hirsizlardan birisi kaçti. O sirada Hiratli bir demirci, Nisapur'a gitmisti. Demirciyi, gece eve giderken, jandarmalar yakaladilar ve diger zanlilarla beraber vâliye çikardilar. Vâli dedi ki:

- Hepsini hapsedin!

Bir suçu olmayan demirci, hapishanede hemen abdest alip, namaz kildi. Ellerini uzatip:

''Yâ Rabbi! Bir suçum olmadigini ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan ancak sen kurtarirsin!'' diye duâ etti. Vâli uyurken rüyâsinda dört kuvvetli kimse gelip, tahtini ters çevirecekleri zaman uykudan uyandi. Hemen kalkip, abdest aldi, iki rek'at namaz kildi. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin tahtini yikmak üzere oldugunu gördü ve uyandi. Kendisinde bir mazlumun âhi oldugunu anladi. Vâli hemen hapishane müdürünü çagirtip sordu:

- Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmis mi?

Müdür dedi ki:

- Bunu bilemem efendim. Yanliz biri namaz kiliyor, çok duâ ediyor göz yaslari döküyor.

- Hemen adami buraya getiriniz. Demirciyi vâlinin yanina getirdiler. Vâli hâlini sorup, durumu anladi, ve dedi ki:

- Sizden özür.diliyorum.Hakkini helâl et ve su bin gümüs hediyemi kabul et. Herhangi bir arzun olunca bana gel! Demirci de cevabinda dedi ki:

-Ben hakkimi helâl ettim. Verdiginiz hediyeyi kabul ettim. Fakat isimi, dilegimi senden istemeye gelemem.

- Neden gelemezsiniz?

- Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanin tahtini birkaç defa tersine çevirten sâhibimi birakip da, dileklerimi baskasina söylemek kulluga yakisir mi? Namazlardan sonra ettigim duâlarla beni nice sikintilardan kurtardi. Pek çok murâdima kavusturdu. Nasil olur da baskasina siginirim? Rabbim, nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapisini, ihsân sofrasini herkese açmis iken, baskasina nasil giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de, bos döndü? İstemesini bilmezsen, alamazsin. Huzûruna edeple çikmazsan rahmetine kavusamazsin!

Akil isen nemâzi, çün saâdet tâcidir.
Sen namazi söyle bil ki, mü'minin mi'râcidir.

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

Kur'an ile Konuşan Kadın‏

Tebe-i Tâbiîn neslinden Abdullah ibn Mübarek hazretleri anlatıyor: Hacca gidiyordum. Irak-Suriye topraklarından geçerken yalnız bir kadına rastladım. Selâm verdim; selâmımı “Söz olarak Rahîm bir Rabden selâm sözüdür onların duyacağı” (Yâ-Sîn) âyetiyle aldı.



“Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum. “Allah kimi yoldan çıkarmışsa, ona yol bulduracak yoktur” (A’râf: 186) âyetini okudu. Anladım ki, yolunu kaybetmiş.

Nereye gittiği soruma “Bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan alıp Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ı tesbih ederim” (İsrâ: 1) âyetiyle karşılık verdi. Anladım ki, geçtiğimiz hacc mevsiminde haccını tamamlamış, Kudüs’e gidiyor.

“Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim. “Tam üç gece (yani üç gündür)” (Meryem: 10) dedi.
Yiyecek verme teklifinde bulundum. “Sonra orucunuzu gün batıncaya kadar tamamlayın” (Bakara: 187) âyetini okudu.

“İyi de Ramazan’da değiliz” dedim. “Kim Allah için nafile bir hayır yaparsa, Allah her hayrın karşılığını verendir, her şeyi hakkıyla bilendir” (Bakara: 158) âyetiyle cevap verdi.

“Yolculukta oruç açılabilir” dedim. “Ama orucu tutarsanız, bu hakkınızda daha hayırlıdır” (Bakara: 184) âyetini okudu.
Niye benim gibi konuşmadığını sordum. “Ağzından tek bir söz bile çıkmasın ki, yanında onu gözleyen ve o sözü kaydetmeye hazır bir gözcü bulunmamış olsun” (Qâf: 1) dedi.

“Kimlerdensin?” diye sordum. “Bu konuda bilgin yok (ailemi söylesem de tanımazsın). Sonra göz de, kalb de (görmeden, kesin bilgiye dayalı olmadan verdiğin her hükümden) sorumludur” (İsrâ: 36) âyetiyle cevap verdi.
“Hata ettim, hakkını helâl et!” dedim. “Bugün size kınama yok. Allah, sizi bağışlasın” (Yusuf: 92) dedi.
Deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde bulundum. “Hayır adına ne işlerseniz Allah onu bilir” (Bakara: 215) âyetiyle mukabele etti.

Devemi yanına getirdim. Binecekken, “Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını sakınsınlar” (Nûr: 30) âyetini okudu.

Gözlerimi çevirdim; binecekken deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi az yırtıldı. “Başınıza musibet olarak ne gelirse, bu bizzat işleyip, onu hak etmeniz sebebiyledir” (Şûrâ: 30) âyetini mırıldandı.

“Sabret, deveyi bağlayayım!” dedim. “Bu hususta Süleyman’ı anlayışlı ve daha isabetli davranır kıldık” (Enbiyâ: 79) âyetini okuyarak, devemi yönlendirme konusunda benim daha başarılı olduğumu kasdetti.
Deveye bindi ve “Bunu bize baş eğdiren Allah’ı tesbih ederim; yoksa bunu biz başaramazdık. Ve sonunda şüphesiz Rabbimize döneceğiz!” (Zuhruf: 13-14) âyetlerini okudu.

“Haydi!” diye deveyi hızlandırdım. “Yürüyüşünde (ve davranışlarında) vakur ol ve sesini yükseltme. Seslerin en çirkini, (bağıran) eşeğin sesidir!” (Lokman: 19) mukabelesinde bulundu.
Yürürken şiir okumaya başladım. “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun!” (Müzzemmil: 20) dedi.

“Şiir okumak haram değil ki!” dedim. “Bu hususu ancak gerçek idrak ve basiret sahipleri düşünüp anlar!” (Bakara: 269) cevabını verdi.

Bir süre gittik; sonra evli olup olmadığını sordum. “Ey iman edenler! Cevabı verildiğinde sizi üzecek meselelerden sormayın!” (Mâide: 101) âyetini okudu.
Derken kafilesine ulaştık ve “Kafile içinde kimsen var mı?” dedim. “Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür!” (Kehf: 46) dedi.

Anladım ki, evlâdı var. İsimlerini sordum. “Allah İbrahim’i dost edindi; Allah Musa ile konuştu; Ey Yahya, Kitab’a kuvvetle tutun!” (Nisâ: 125, 164; Meryem: 12) âyetlerini okudu.
“Ey İbrahim, ey Musa, ey İsa!” diye kafileye seslendim. Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye çıkageldi. Onlara para verip, “Bununla içinizden birini şehre yollayın! Yemeklerin helâl ve temiz olanına baksın ve size bir yiyecek getirsin. Dikkatli davransın!” (Kehf: 19) dedi.

Yiyecek gelince bana, “Geçmiş günlerinizde yaptıklarınızın karşılığında şimdi afiyetle yiyip için!” (Hâqqa: 24) dedi.

Çocuklara, “Annenizin bu durumunu bana söylemezseniz bu yemekten yemem!” dedim. “Annemiz” dediler, “Ağzından Cenab-ı Allah’ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusuyla 40 yıldır böyle sadece Kur’an’la konuşur.”

İbn Mübarek, bu hadiseyi Kur’an’da her şeyin bulunduğuna delil olarak anlatırdı.

Pazar, Mayıs 11, 2008

Mutluluk Şükretmektir...
































Demek ki neymiş ;
Derdimi dinledim, derdimden iğrendim...
Onun derdini gördüm, kendi derdime imrendim....


Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti, Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,
O 'da bugündür...

Rabbimiz dert verip derman aratmasın inşallah...

AMiN...AMiN...AMiN...

Cuma, Mayıs 9, 2008

Hayırlı Cumalar...

cuma_islamcokguzel.gif


Perşembe, Mayıs 8, 2008

Selam Olsun...

Selam Olsun

Bu dünyadan gider olduk
Kalanlara selam olsun
Bizim için hayır dua
Kılanlara selam olsun

Sela verin kastımıza
Gider olduk dostumuza
Namaz için üstümüze
Duranlara selam olsun

Ecel büke belimizi
Söyletmiye dilimizi
Hasta iken halimizi
Soranlara selam olsun

Eceli gelenler gider
Hepsi gelmez yola gider
Bizim halimizden haber
Soranlara selam olsun

Tenim ortaya açıla
Yakasız gömlek biçile
Bizi bir asan vechile
Duyanlara selam olsun

Derviş Yunus söyler sözün
Yaş doludur iki gözün
Bilmeyen ne bilsin bizi
Bilenlere selam olsun


Yunus Emre

Perşembe, Mayıs 8, 2008

AÇIN ELLERİNİZİ!


dua-tesbih1.jpg


ALLAH'IN AZABI PEK ŞİDDETLİDİR''

AÇIN... AÇIN... AÇIN ELLERİNİZİ!




UYARIYORUZ!

ALLAH’IN AZABINI HATIRLATIYORUZ!

ÜZERİMİZDE KARA BULUTLAR DOLAŞIYOR...

BÜYÜK FELAKETLER KAPIMIZIN ÖNÜNDE SIRASINI BEKLİYOR...

GÖK...HOMURDANIYOR!

YER... AYAĞIMIZIN ALTINDAN KAYIYOR!

BİZLER İSE HALA GAFLET İÇERİSİNDEYİZ, UYKUDAYIZ... BOŞ ŞEYLERLE UĞRAŞIYORUZ.

İNSANLARIN SURATI ASIK... ÇEVRENİZE BİR BAKINIZ, HERKES BİRER BUNALIM, BİRER STRES YUVASI OLMUŞ... HUZURU KAYBETMİŞ.

MÜSLÜMANLAR! KENDİNİZE GELİNİZ...

ZAMAN; AHİR ZAMAN’DIR...

ZAMAN; ALLAH’A DÖNÜŞ ZAMANI’DIR...

ZAMAN; TEVBE VE İSTİĞFAR ZAMANI’DIR...

‘’KENDİNİZİ VE AİLENİZİ YAKITI İNSANLAR VE TAŞLAR OLAN CEHENNEM ATEŞİNDEN KORUYUNUZ’’ (TAHRİM, 6)

İYİLİĞİ EMREDİP, KÖTÜLÜKLERDEN SAKINDIRMAK İÇİN GAYRET EDİNİZ!

ALLAH’I ve UYKULARI KAÇIRAN ÖLÜMÜ AKLINIZDAN ÇIKARMAYINIZ!

ETRAFINIZA MERHAMET EDİNİZ Kİ; ALLAH’TA SİZE MERHAMET ETSİN...

HELALLERE ve HARAMLARA DİKKAT EDİNİZ!

‘’SADAKALAR; BELÂ VE MUSİBETLERİ YOK EDER...’’ SADAKALARI ÇOĞALTINIZ!

EVLERİNİZİ, ALLAH’IN ÂYETLERİNE UYARAK NÛRLANDIRINIZ.

HAYATINIZI, PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ (s.a.v)’in GÖSTERDİĞİ YOLDA GİDEREK GÜZELLEŞTİRİNİZ, GERÇEK HUZURA VE KURTULUŞA;

ANCAK İSLAMI, HAYATIMIZIN HER SAFHASINDA YAŞAYARAK ULAŞACAĞIMIZI UNUTMAYINIZ.

EVLERİNİZE VE AİLENİZE SAHİP ÇIKINIZ!

EN BÜYÜK SERMÂYENİZ OLAN ÖMRÜNÜZÜ TELEVİZYON KARŞISINDA TÜKETMEYİNİZ! HER AN ZEHİR AKITAN TELEVİZYON PROGRAMLARI SİZİ CEHENNEME SÜRÜKLEMESİN!

DİKKAT EDİNİZ! YARIN HESABINI VEREMEZSİNİZ...

FELÂKETLER TEPEMİZDE KOL GEZİYOR...

UNUTMAYINIZ Kİ;

‘’ALLAH’IN AZABI PEK ŞİDDETLİDİR!’’

VAKİT GEÇ OLMADAN KENDİNİZE GELİNİZ, SAMİMİ OLARAK ALLAH (c.c)’tan BAĞIŞLANMAYI DİLEYİNİZ! BAŞKA KAPI YOK...

AÇIN ELLERİNİZİ MEVLA’YA...

AÇIN ELLERİNİZİ DUA’YA...

AÇIN ELLERİNİZİ RAHMETE...

AÇIN... AÇIN

Perşembe, Mayıs 8, 2008

...















































Salı, Mayıs 6, 2008

BİR ANNE'NİN ANNECE DERSİ...


Aşçılığıyla ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam yemeğine gelecek olan oğlu ve yeni gelini için yine mutfağına kapanmış, yemek yapıyordu....

Aynı akşam yemeğe eski bir aile dostu da davetliydi...

Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar...

Yaşlı kadının o gece yaptığı yemekler değme oburların bile iştahını kapatacak kadar berbattı...

Tatlılar un kokuyordu, patatesler yanmıştı, köfteler ise neredeyse hiç pişmemişti...

Oğlu, yeni gelini ve aile dostu, kadıncağıza durumu fark ettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa da, yemek sırasında pek iştahlı göründükleri söylenemezdi...

Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift annelerinin ellerini öperek evlerine gittiler. Aile dostları ise biraz daha kaldıktan sonra gitmeyi düşünüyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra, yaşlı kadına:

"Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum"...

Bana söyler misin, bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın ya da bir BİLDİĞİN var." dedi.

Yaşlı kadın gülümseyerek cevap verdi:

"Hayır, hiçbir şeyim yok. Kasten yaptım. Bu yemekten sonra oğlum asla ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kıramayacak."